22 Şubat 2011 Salı

marie laurencin



liseden beridir resmi pek sever kendi çapımda bir şeyler çiziktirmeye çalışırım. ekimden beridir de bir resim kursuna devam etmekteyim. dolayısıyla da daha önce rastlamadığım resimler ve ressamlar öğrenmekteyim. gözüme çarpanları da burada sizlerle paylaşmak istediğim için resim kategorisi oluşturmuştum. lakin orada bir şeyler paylaşmadığımı fark ettim. zaten genelde blogla ilgili olarak aklımdan şöyle düşünceler geçiyor:

lan ben bu kitapla ilgili bloga bir şeyler yazayım, ben bir liste yapmıştım neredeydi o ya, yeni bir liste yapmalı ve oradakileri sırayla yavaş yavaş yazmalıyım, evet kesinlikle düzenli yazmalıyım, hiç olmadı bir kaç şiir koyarım, şu ressamı da eklemek lazım, beatles yazıcaktım ben evet, dur kendime bir kahve yapayım, sigara yakayım, friendfeedte neler var bi bakayım, hımm yeni bir polemik başlamış takip edelim, bu şarkı da güzelmiş dinleyelim.........

ve sonuçta olduğu gibi duran bir blog.. her neyse ben böyleyim işte.. bu fazla uzun bir girizgah oldu ama hazır pıtır pıtır yazıyorken kendimi durdurmak istemiyorum...
aklımda olan bir kaç ressamı şimdilik bilinmeyen bir zamana erteleyip yeni keşfettiğim bir ressam ve beğendiğim bir kaç resmiyle bu konuya da dokunmuş olayım istiyorum:

marie laurencin

resimlerinde genellikle kadınlar yer alıyor... kullandığı pastel renklerdeki yumuşak ve romantik uyum şahsen benim pek hoşuma gitti.. internette yaptığım çok kısa bir araştırma sonucu kendisinin picasso'nun da içinde bulunduğu ressam kuşağından olduğunu ve kübizmden etkilendiğini öğrenmiş bulunmaktayım. ressam hakkında edinilecek en kolay bilgi ise şair guaillaume apollinaire'nin sevgilisi olduğu bilgisi.. ah magazin peşinde koşan dünya ah.. tabi şiirlerini etkilemiş olması da bu konuya ulaşmamızı kolaylaştırıyor olabilir. hemen böyle değerlendirmemek lazım..her neyse sevdiğim bir kaç eserini burada paylaşarak çenemi kapatıyorum.. aşağıda gördüğünüz resimler benim sevdiğim tarzdaki resimleridir. ayrıca ressamın bariz bir picasso etkisinin hissedildiği resimleri de var, ben onları seçmedim merak edenler kendi imkanlarını kullanabilir. yeni bir şeyler öğrenirseniz bana da haber edin..



yukarıdaki resmin kötü bir suluboya röprodüksiyonunu geçtiğimiz hafta sonu yaptım.



bu ise favorim, kendisini guaj çalışmayı düşünüyorum...

çöpten masallar...


ben bir masal severim...
üslubu, geniş hayal dünyası, olağanüstülükleri, kahramanları, perileri, cinleri, devleri, sarayları, şehzadeleri, konuşan hayvanları, tekerlemeleriyle; absürt olayları, olmayacak işleriyle, çoğunun birbirine benzemesi,ortak yönlerinin bulunmasıyla falanıyla filanıyla çok severim.
oluştuğu toplumun yaşama bakışını olduğu gibi yansıtmasını, kültürü olduğu benimsemesini severim...
bir masal içinde doğduğu toplumun bütün izlerini taşır, bütün değişimlere tanıklık eder ama ister görün ister görmeyin size bunu uykulu kelimelerle anlatır da anlatır...
modern masalları da severim, o üslubu ve hayal dünyasını bugüne taşıyan yazarı öpüp alnıma koyarım... başımataaacederim...
bunlardan biri Latife Tekin'in Berci Kristin Çöp Masalları...
bu kitapla ilgili olarak duyduğum bir söz ilgimi çekti ve kitabı okuma listeme aldım.. şimdi bunun ayrıntısına girmeyeceğim:)
bir masal dünyasına adım attım ilk cümle ile birlikte... bir kültür doğdu, gelişti ve bambaşka bir şeye dönüştü gözümün önünde.. çöplerin içinde, fabrikaların arasında, rüzgara karşı...
tekerlemeleri, şiirleri, ermişleri, efsaneleri, türküleri, oyunları, tüm söylenceleriyle...
dünyanın dört bir yanında toplaşıp bir olmaya karar vermiş bütün insanlar gibi..
yalnız malzemeler çöpten, naylondan, kolu bacağı kopmuş oyuncak bebeklerden, pis kokudan, plastikten, fabrika atıklarındandır... aldırmayın..
simgelerle örülmüş bir anlatımı var kitabın, birileri bu simgeleri masaya yatırıp incik cincik çözebilir, çözmüştür bile ben bakmadım... böyle akademik okumalara gelen biri değilim hele de dilin güzelliğine kendimi kaptırmış, alıp başımı hayal alemine gitmişsem..
aslında kısaca şunu anlatmaya çalışıyorum, o simgeleri aklınızda tam olarak somutlaştırmasanız da, her modern çağ insanı gibi taa içinizde duyuyor ve özümsüyorsunuz... zira zaten o hayatı yaşıyor ve biliyorsunuz...
güllü baba, sırma, lado, bay izak, kel ali, şiirli hoca, çöp bakkal, kürt cemal ve niceleri bu modern zaman masalının kısacık maceraları dilden dile dolaşan kahramanları... hızla akan modern zamanlarımızda bizim anlattıklarımız, üzerinde durduklarımız gibi.. bir yudumluk çaya meze.. o kadar... masalda değişen yaşam da öyle...
bu kısacık romanı ben bir kere daha okumayı düşünüyorum, üzerinde uzun uzun durarak, dilin tadına tekrar tekrar vararak..
eğer sürekli koşuşturmaktan ve endişelenmekten bıktıysanız size de tavsiye ederim..

"Onlar uçmasın diye çatılarını tutarken şehirdeki tüm kuşlar toplanıp naylon tahta evler mahallesine geldiler. Konduların üstünde eğri eğri uçarak, kuş olmaya, kanat takmaya heves eden çatılara güldüler...
cik cik çatıcık uçsana
beşikten kanat taksana
bize bir bebek atsana
cik cik bebecik cik cik "

esen kalın...






13 Ocak 2011 Perşembe

Orhan Kemal... Çikolata...



ÇİKOLATA *

Şekercinin kocaman vitrini önündeydiler. Vitrinde boy boy, kutu kutu şekerler, şekerlemeler, çikolatalar. Çikolatalara bakıyorlardı. Ortadaki topaç gibi oğlanın sağında ablası, solunda yoğurtçunun kızı. Yoğurtçunun kızı "Abla" kadardı. Abla az önce topaç gibi kardeşini berbere götürmüştü, çeke çeke. Büyük aynaları vardı berberin, telleri mavi boncuklu kafesi vardı, kafesin içinde sarı, sapsarı kuşu.
Babasının arkadaşıydı sonra. Dudağının üstünde ipince, simsiyah bıyığı, karşı evin koca memeli kızına güler dururdu aynalardan. Koca memeli kız da gülerdi, gülüşürlerdi. Arada el ederlerdi birbirlerine. Topaç gibi oğlan da görmüştü saçları sıfır numaraydı kesilirken. Sarı kuşu da görmüştü. Parmak kadar, bıcır bıcır. Berberin makinesi saçını çekmese arada. Canı öyle acıyordu ki. Kalkıp kaçmak, sokaktan dükkanı taşlamak geliyordu. Bunun için sevmezdi traş olmayı. Tepinmesi, ablasını tekmelemesi bundandı. Traştan sonra ablası "Paralarımızı karıştırıp ellilik bir çikolata alalım" demeseydi bilirdi yapacağını.
Şekercinin vitrini önünde silinivermişti berber de, aynaları da, kafeste, sarı kuş ta. Çikolatalar vardı şimdi, salt çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da, oğlan kardeş te, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar; kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde.
Ablayla kardeş tadını biliyorlardı çikolatanın. Halaları getirmişti birinde, Sarıyer'den. Halalarının siyah mantosu vardı, kocaman bir et beni vardı yüzünde, gözleri sürmeli sürmeli. Para da verirdi arada. Koz helvası, ya da yuvarlak keten helvaları getirirdi Emirgan'dan. K'at k'at. Isırınca tatlı koz helvasının tadında. Babalarının seferden uzamış sakalıyla benzin benzin döndüğü yağmurlu gecelerden birinde babası da getirmişti koz helvası. Arada getirirdi. Çokluk ta uzamış tozlu sakalında küfür: "Eşşek herifler, namussuzlar, deyyuslar!"
Ama çikolata keten helvasından da tatlıydı, koz helvasından da. Yoğurtçunun kızı da biliyor muydu? Bilsin, bilmesin. Başı sıfır numara makineyle traşlı oğlanın cebinde yirmi vardı, ablasının cebinde de otuz. Karıştırdılar mıydı...
- Abla!
Kirli saçlarında kırmızı kurdela:
- Ne var?
Yoğurtçunun kızı da bakıyordu.
- Hiç, dedi.
Bu kız, bu yoğurtçunun pis kızı da. Ne duruyordu yanlarında? Yirmi kuruşu vardı, ablasının da otuz. Karıştırdılar mıydı elli. Ellilik bir tane alabilirlerdi. Ama yoğurtçunun kızı!
Abla da biliyordu çikolatanın keten helvasıyla koz helvasından daha tatlı olduğunu. Alırlar, bölüşürler, yiye yiye giderlerdi ama şu kız, şu pis kız, yoğurtçunun pis kızı. Hem parası yok, hem de ayrılmıyordu yanlarından. "Git" deseler, "Niye?" derdi; "Çikolata alacağız" deseler, "Bana ne?" der. Alsalar, aptal aptal bakar. Verseler, kendilerine bir şey kalmaz, vermeseler... Babaları tozlu sakallarının traşlı sabahlarında çokluk l'fını ettiği gibi "imrendirmek günah"tı. Cehennem vardı. Cehennemde katran kazanları, zebaniler.
- Abla!
- Ne var?
- Bu çikolatalar halamın getirdiğinden mi?
- Hayır.
- Halamın getirdikleri daha tatlı değil mi?
- Tabii.
Yoğurtçunun kızı:
- Bütün çikolatalar birbirine benzer!
İkisi iki yandan:
- Ne biliyorsun?
- Siz ne biliyorsunuz?
Bize halamız getirdi Sarıyer'den.
- Bana da getirdi.
- Senin halan var mı?
- Sizin var mı?
- Var.
- Benim de var.
- Bize her gelişinde getirir!
- Bana da.
- Bize keten helvası da getirir, koz helvası da.
- Bana da.
- Nereden getirir?
- Size nereden getirir?
- Sen söyle bakalım nereden getirdiğini!
- Niye söyleyeyim?
- Biz niye söyleyelim? Bizim babamız kamyon şoförü, dünyayı dolaşır!
- Benim babam da yoğurtçu. Apartmanlara bile yoğurt satar!
Oğlan, ablasına kıpkırmızı döndü:
- Abla be!
- Ne var?
- Halası çikolata getirirse gitsin yesin!
Yoğurtçunun kızı:
- Gitmeyeceğim dedi.
Ablanın kırmızı kurdelası sarardı:
- Niye?
- Siz niye gitmiyorsunuz?
- Bize ne bakıyorsun sen?
- Siz de bana ne bakıyorsunuz?
- Biz akşama kadar bekleriz!
- Ben de beklerim.
- Burası senin mi?
- Sizin mi?
Abla:
- Sus, dedi kardeşine. Biz onun gibi şey değiliz!
- Asıl ben sizin gibi şey değilim.
- Ne?
- Size ne?
Oğlan:
- Erkeksen söyle, dedi.
- Söylerim.
- Söylerim.
- Söyle hadi!
- Sizden mi korkarım?
- Biz senden mi korkarız ya?
Caddenin bozuk parkelerinden mavi bir De Soto pırıl pırıl geçiyordu.
- Abla!
- Ne var?
- Babam bu mavi arabayı bile sürebilir değil mi?
- Sürer tabi.
Yoğurtçunun kızı duydu, anlamadı. Halası fil'n yoktu ama bir halası olsun isterdi. Halası olsaydı, Sarıyer'den çikolata, koz helvası, Emirgan'dan keten helvası getirseydi. Ya da şoför olsaydı babası... Sonra, çikolata, çok tatlı mıydı acaba?
- Abla!
- Ne var?
- Biz istesek çikolata...
- Sus!
- Alabiliriz değil mi?
- Sus dedim ya sana!
- Ama almayız biliyorum. Cehennemde katran kazanları var.
- Sus demedim mi sana ulan?
Yoğurtçunun kızı gülüverdi. Ablasının kurdelesi yine sarardı!
- Niye güldün?
- Sana ne?
- Erkeksen, söyle dedi oğlan.
- Senden mi korkacağım? Nereden gördün cehennemi?
- Sen nereden gördün?
- Ben görmedim ki.
- Biz de görmedik.
- Katran kazanlarını ne biliyorsun?
Abla kardeşine baktı, kardeş ablasına. Abla,
- Babam, dedi. Babam bilmez mi?
- Bilsin. Siz bilmiyorsunuz ya!
- Abla be!
- Ne var?
- İstesek çikolata alabileceğimizi gösterelim mi şuna?
Yoğurtçunun kızı sarı teneke küpeleriyle meydan okudu:
- Gösterin bakalım!
- Gösterelim mi abla.
- Gösterelim mi ablaymış. Paraları varmış ta sanki...
- Yok mu?
- Var mı?
- Baak!
Dudak büktü:
- Benim babam bana daha çok veriyor...
Abla da gösterdi. Yoğurtçunun kızı yine dudak büktü.
- İkinizinkinden de çok veriyor ve harcayacak yer bulamıyorum!
Abla neredeyse ağlayacaktı:
- Bir tane ellilik çikolata al bakalım hadi!
- İstersem alırım ama almam.
- Biz alırız, dedi oğlan.
- Alırsınız evet, alın bakalım.
- Alamaz, mıyız?
- Alsanıza!
Oğlan:
- Enayi! dedi.
"Enayi" kıpkırmızı kesildi.
Enayi sizin gibi olur!
Ablanın yüzüne kurdelesinin kırmızıları uçuştu:
- Beni karıştırma!
- Kardeşin beni ne karıştırdı?
- Hadi hadi, bizim terbiyemiz senin gibilerle çene yarıştırmağa müsait değil!
- Asıl benim terbiyem müsait değil.
- Sus sus...
- Bizim paramız var değil mi abla, niye susalım?
Dükk'na geldiler. Yoğurtçunun kızı kaldı. Kirli saçları taraz taraz. İçkici, kumarcı babasıyla dört ablasından başka kimsesi yoktu. Ablaları tütün fabrikasının kalın kalın öttüğü sabahlara karışır giderlerdi. Dönüşte elleri boş. Annesi sağken üzüm, incir, beyaz peynir, zeytin paketleriyle dönerdi. Yemek pişirirdi, gece yarılarına kadar çamaşır yıkardı, kızlarını önüne oturtur saçlarını tarar, kurdeleler bağlardı kırpıntılardan. Annesi sağken ablaları çalışmazdı fabrikada. Kaydırak oynarlardı, ip atlarlardı, top. Babası bile bu kadar içmezdi o zaman.
Kırmızı k'atlı, ellilik bir çikolatayla çıktılar dükk'ndan önce kırmızı k'adı yırtılıp atıldı, sonra gümüş. Daha sonra da bölüşüldü, başlandı yenmeğe.
Çok mu tatlıydı acaba? Gene:
- Onu bana bedava verseler yemem, dedi.
Duydular mı? Duydularsa ne dediler? Yiyişlerini görüp imrendiğini belli etmemek için gözlerini yumdu. Yumulu gözlerinin içinde k'atlarından soyulup iştahla çiğnenen çikolata. Gözlerini açtı, vitrin. Vitrinde al, yeşil, mor, sarı, pembe k'atlarla çikolatalar. Gözlerini yumdu, berbere götürülen ortaklaşa alınan, çikolata bölüşülen kardeş, mavi arabayı bile sürebilen baba. Sariyer'den çikolata, Emirgan'dan keten helvası, koz helvası getiren hala. Gözlerini açtı, yanyana gidiyorlardı. Yumdu gözlerini, açtı, yumdu. En son açtığı sıra karşı sokağın dönemeceni bulduklarını gördü. Yumdu, açtı, yoktular artık. Sokak yutmuştu ikisini de. Tam gidecekti, kaldırım, kaldırımın dibi, kaldırımın dibinde kırmızı yanan yırtık çikolata k'atları, ufacık bir toptu buruşuk gümüş k'at. Çevresine kuşkuyla baktı. Görülüp "Çingene" denmesinden korkuyordu.
Bir simitçi geldi geçti.
Evlere, evlerin pencerelerine baktı. Pencerelerde tül perdeler.
Eğildi, gümüş k'adın buruşuk topunu aldı.
Yeni bir simitçi.
Topmuş gibi, buruşuk k'adı havaya attı, tuttu, tuttu attı. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka sokak. Yer yer pislenmişti. Sidik kokuyordu bu sokak.
Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını yaladı yaladı.

Orhan KEMAL

* Orhan KEMAL. "Çikolata". Dünyada Harp Vardı: Hikayeler, İstanbul: Ataç, 1963, s. 16-22.

Not: Aşağıdaki panelden hikayeyi dinleyebilirsiniz.. Anlatıcı: Mazlum Kiper, Kız: Figen Evren, Oğlan: Levent Sülün, Yoğurtçunun Kızı: Süreyya Güzel.

İyi okumalar, iyi dinlemeler...


16 Kasım 2010 Salı

iyi ki varsın tüyap kitap fuarı!


tüyap'ın üzerinden bir hafta geçmişken gecikmiş bir tüyap yazısı yazayım istedim.. maksat hikaye anlatmak olsun:)
hiç bir sene tüyap'ın gelmesini bu kadar heyecanla beklediğimi hatırlamıyorum. ağustos ayından beri dört gözle bekliyordum.. işe girdim çalıştım, paramı da taa ekim sonunda kadar da harcamadım, azmettim bekledim.. üstelik o sıkıcı işte çalışken her gün kendimi hadi biraz daha sabret bi kaç kitap alabilirsin o parayla diye motive ettim.. neden bilmiyorum seneda bir kere toplu kitap alışverişi yapabilme imkanı sağladığından belki.. ya da kafayı yemiş de olabilirim emin değilim. her neyse.. kitap listeleri yaptım, doğaçlamalara yer bırakmıştım küçücük ama her zamanki gibi aldığım kitapların yarısı doğaçlama oldu.. 3 defa ziyaret ettim fuarı , yayın evlerinin yerlerini ezberledim.. hatta inanmazsınız etkinliğe bile katıldım:) gerçi o da tamamen doğaçlama olup arkadaşım sayesinde olmuştur.. vatankitap okuyucularıyla buluştu ben de geçiyordum uğradım..
e peki kitap imzalattın mı diye sorayım kendi kendime hayır tabiyki.. beni heyecanlandıran, gerçekten hayatımda bi iz bırakmasını istediğim bir yazar yoktu kitap fuarında.. laf olsun diye kitap imzalatamam ki ben.. bi de sanırım çok önemsemiyorum bu kitap imzalatma şeysini.. ukelalıktan filan değil be blog öyle! :)
neyse efendim kitaba harcadığım paraya acımadım, bir sürü kitap aldım ve çok mutlu oldum.. hiç bir alışveriş beni bu kadar mutlu edemezdi zaten.. neyse efendim kitap listemi yayınlayayım ve fazla gevezelik etmeden gideyim ben napim.. bu arada iyi bayramlar..

not: Kitaplıklar, beynin çocuklarıdır. ( j. swift) AKLIMDA DURACAĞINA KİTAPLIĞIMDA DURSUN! (elçin)

efrasiyabın hikayeleri- ihsan oktay anar-iletişim
mrs. dalloway- virginia woolf-iletişim
çavdar tarlasında çocuklar- j.d salinger-yky
aylak adam- yusuf atılgan-yky
saatleri ayarlama enstitüsü- ahmet hamdi tanpınar- dergah
mavi kuş- mustafa kutlu- dergah
şehname- firdevsi- kabalcı
bir otostopçunun galaksi rehberi- dougles adams- kabalcı
yıldız tozu- neil gaiman- ithaki
alice harikalar diyarında- levis carroll- ithaki
yabacı- albert camus- can
yavaşlık- milan kundera- can
101 anadolu efsanesi- akçağ
ozan beedle'ın hikayeleri- j.k rowling- yky
kelime ve dimne- akçağ






sihirli tavşan..



SİHİRLİ TAVŞAN


Masal masal matitas... Kalaylandı bakır tas... çukura düştü çıkamaz... Pır pır eder uçamaz.

Var varanın, sür sürenin... Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler... Masaldır bunun adı... Söylemekle çıkar tadı... Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı...

Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış.

Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok... yok... Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış... Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi :

Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar.

Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş.

O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler.

Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu :

Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum...

Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış.

Sabahleyin güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açan büyük şehzade, bir de başını kaldırmış bakmış ki, elma yerinde yok... Yüreği hoplamış, aklı başından gitmiş ama, elden ne gelir? Koşa koşa gidip babasını bulmuş, durumu anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş.

Ertesi yıl ortanca şehzade nöbet tutmuş. O da ağabeysi gibi iki yıl gece uykusuzluğa dayanabilmiş. Üçüncü gece uyuyakalınca elma yok oluvermiş...

Daha ertesi yıl nöbet sırası küçük şehzadeye gelmiş. Birinci, ikinci geceler o da uyumamış. Üçüncü gece uyuya kalmamak için elinin küçük parmağını bir yerinden kesmiş, üzerine de tuz bastırmış. Acısından gözüne uyku girmek şöyle dursun, aklına bile gelmemiş. Hiç kıpırdamadan bekleye dururken, tam gece yarısında bir kanat sesi işitmiş. Ay ışığı etrafı epeyce aydınlattığından, kocaman bir kuşun gelip elma ağacına konduğunu görmüş. Kuş hemen elmayı kapmış. Kaçarken şehzade bir ok atmış. Ok kuşa değmiş ama, onu öldürmemiş, kanadından bir tüyü yere düşürmüş, o kadar... kuş uçup gitmiş, gözden yok olmuş.

Küçük şehzade, sabahı beklemeden tüyü almış; hemen yukarı çıkarak babasını uyandırmış, ona göstermiş, olanları bir bir anlatmış.

Kuşun tüyü o kadar güzel, renkleri o kadar çok, hem de o kadar göz alıcı imiş ki, padişah da, sultan da şehzadeler de hayran kalmışlar.

Büyük şehzade :

Babacığım, demiş, tüyü bu kadar güzel olan kuşun kim bilir kendisi ne kadar güzeldir? Ben bu kuşu arayıp bulacağım.

Padişah bu tüyden kendisine bir kalem yaptırmış, kullanmaya başlamış. Büyük oğluna da bu altın kuşu bulması için izin vermiş.

Büyük şehzade, sarayın ceylan gibi koşan bir atına binmiş. Heybelerine altın doldurmuş. Üstüne de demir bir elbise geçirerek yola düşmüş. “Bir aya kadar dönmezsem beni ararsınız” diye de tenbih etmiş.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş... Altı ay bir güz gitmiş. Yorulmuş, bir pınar başında atından inmiş. Eliyle pınardan su içerken, karşısına kar gibi beyaz, sevimli bir tavşan çıkmış. Bir insan gibi dile gelerek şehzadeye sormuş :

Ünlü şehzadem, böyle nereden gelip nereye gidiyorsun?

Şehzade, tavşanın insan gibi konuşmasına hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Derdini dökmeye başlamış :

Altın kuşu bulmaya gidiyorum Pamuk Tavşan. O, dört yıldan beri bizim sarayın bahçesindeki elmayı çalıp kaçıyor. Onu her ne pahasına olursa olsun bulmam gerek... Ne olur, sen onun bulunduğu yeri biliyorsan bana gösterir misin?

Pamuk Tavşan, uzun bıyıklarını oynata oynata güldükten sonra :

Mademki onu ele geçirmek için bu kadar yoldan geliyorsun, demiş, ben de sana onun bulunduğu yeri söyleyeyim : Şu karşıki dağı aştıktan sonra önüne uzun bir yol çıkacak. Bu yolun ortasında karşılıklı iki han vardır. Hanlardan birinde yatmak için çok para verilir... Ötekinde ise az para alırlar. Birinci handa her türlü içki eğlence, oyun vardır. İkinci handa hiçbir şey yoktur. İkinci hana girersen altın kuşun bulunduğu yeri öğrenebilirsin! Haydi güle güle!

Pamuk Tavşan şehzadeyi kulakları ile selamlamış. Oda başıyla karşılık vererek dağın yolunu tutmuş.

Git gitmez misin... Git gitmez misin... Geceler gündüz olmuş, gündüzler de gece... Şehzade bir hafta sonra dağı aşmış, yola ulaşmış. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmış. Bakmış ki, hanın biri saraya benziyor. Öteki ise bir kulübe gibi, hem de pis... Tavşanın sözlerini unutarak o saray gibi olan hana girmiş. Çok geçmeden içkiye, eğlenceye dalmış, altın kuşu da, elmayı da unutmuş...

Günler günleri, günler de haftaları doldurmuş, aradan bir ay geçtiği halde büyük şehzade saraya dönmemiş. Padişah da, sultan da oğullarını merak etmişler.

Ortanca şehzade :

Bari ben gideyim de, demiş, hem altın kuşu bulayım, hem de ağabeyimi arayıp bularak getireyim.

Padişah ortanca oğluna da izin vermiş. Şehzade, sarayın kuş gibi uçan bir atını seçmiş. Heybelerine altın doldurmuş, kendisi de bir demir elbise giyerek :

Eğer bir aya kadar dönmezsem beni de ararsınız! demiş, yola koyulmuş.

Az gitmiş, uz gitmiş... Konarak, göçerek, tam bir güz gitmiş. Bir de arkasına dönüp bakmış ki, daha arpa boyu kadar bir yol gitmiş. Tekrar yola koyulmuş. Gide gide yorulmuş. Bir su başında attan inmiş. Yüzünü yıkarken karşısına o sihirli tavşan çıkmış. Tavşan buna da altın kuşun nerede bulunacağını söylemiş, hanları tarif etmiş. Ortanca şehzade, atını kuş gibi uçurarak günlerce sonra hanların bulunduğu yere gelmiş. O da ağabeysi gibi ucuz hanı beğenmeyip öteki hana girmiş. Orada ağabeyisi ile birleşmiş. Beraber içkiye, eğlenceye dalmışlar. Altın kuş onun da aklından çıkmış, gitmiş...

Ortanca şehzade gittikten sonra da bir ay olmuş. Çocuklarının ikisi de gidip gelmeyince, padişahı bir merak sarmış. Kendi kendisine “Bunda bir iş var ya, elbet anlaşılır” demiş.

Bu sefer de küçük oğlan :

İzin verirseniz babacığım, demiş, gidip hem ağabeylerimi bulayım, hem de altın kuşu ele geçirip getireyim.

Padişah :

Hayır, diye karşılık vermiş, onlar gitti, gelmedi. Öldürdüler mi, kaldılar mı, bilmiyoruz. Sen de gidip dönmezsen sonra ne yaparız?

Küçük şehzade, babasına yalvarmış, yakarmış, ağabeyleri uyuyakaldıkları halde altın kuşu kendisinin vurduğunu söyleyerek :

Kuşu yine ben ele geçireceğim, demiş. Hem göreceksiniz, ağabeylerimi de bulup getireceğim...

Padişah, küçük oğlunun ağabeylerinden daha akıllı olduğunu hatırlamış. Onun bu işi de başarabileceğini düşünerek gitmesine izin vermiş.

Küçük şehzade, sarayın rüzgâr gibi giden atlarından birini seçmiş. Heybelere altın doldurmuş. Sırtına da bir demir elbise geçirerek yola düşmüş.

Rüzgâr gibi giden at, onu bir anda su başına ulaştırmış. Atı su içerken kendisi de yüzünü yıkamaya başlamış. O sırada yanında Sihirli Tavşan belirmiş. Tavşan dile gelip, ona da nereye gittiğini sormuş.

Şehzade, altın kuşu yakalamaya, ağabeylerini bulmaya gittiğini söyleyince, Sihirli Tavşan, buna da dağı gösterip hanların yolunu tarif etmiş.

Sakın yanlış yere gitmeyesin, diye de ilave etmiş.

Küçük şehzade, Sihirli Tavşana teşekkür ederek yanından ayrılmış. Rüzgâr gibi giden atını dört nala sürmüş. Dereler, tepeler, dağlar, atının ayakları altında uçuyormuş sanki... Çok geçmeden, Sihirli Tavşanın gösterdiği dağı aşmış, uzun yola ulaşmış. Gide gide hanların yanına varmış. Hanlardan biri pek göz alıcı imiş. Öteki ise, tersine, bir kulübeye benziyormuş.

Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sözlerini hatırlayarak o gözalıcı hana girmemiş, doğruca gidip ucuz hana yerleşmiş.

Akşam olduğundan, karnını doyurup bir tahta üzerine uzanmış. Kendi kendine, “acaba altın kuşu ne zaman görebileceğim” diye düşünüyor, gözüne uyku girmiyormuş.

Gece yarısından sonra, bir aralık kulağına bir ses gelmiş.

Birisi :

Geleyim mi?! Geleyim mi?! diye sesleniyormuş. Şehzade, bu sesi tanımadığı için karşılık vermemiş. Hem kendisine seslendikleri ne malûm? Olduğu yerde daha çok büzülmüş, sesini çıkarmamış.

Sabah olmuş. Biraz hava almak için hanın kapısına çıkmış. Bir aşağı, bir yukarı dolaşırken, Sihirli Tavşan görünmez mi? Zıplaya zıplaya küçük şehzadenin önüne gelerek :

Akşam seslendim, seslendim, karşılık vermedin, demiş. Karşılık verseydin işimiz daha kolay olacaktı. Ama şimdi biraz yorulacaksın. Haydi atla sırtıma!

Küçük şehzade hemen tavşanın sırtına binmiş. Tavşan hem koşuyor, hem de şehzadeye şunları söylüyormuş :

Seni şimdi altın kuşun bulunduğu saraya götürüyorum. Bu saray kuşlar padişahının sarayıdır. Sarayın bahçe kapısı önünde seni indireceğim. Bahçede iki kapı vardır. Birisi açık, öteki kapalıdır. Açık kapıyı kapayacak, kapalı kapıyı açacaksın. İçerde bir arslanla bir at karşılıklı otururlar. Arslanın önünde ot, atın önünde et vardır. Eti arslanın önüne koyacak, otu ata vereceksin. Altın kuş ortadaki gül ağacında oturur. İki tarafında iki kafes asılıdır. Kafesin biri tahtadan, diğeri altındır. Kuşu alır, tahta kafesin içine koyarak dışarı çıkarsın, sakın altın kafese koyayım demeyesin, kuşlar padişahı seni yakalatır, zindana attırır, sonra karışmam.

Sihirli Tavşan zıplaya zıplaya koşuyor, yokuşlar çıkıyor, tepeler aşıyormuş. Nihayet yüksekliği minare boyunda duvarlarla çevrili, büyük bahçe içinde bir sarayın önünde durmuş, şehzadeyi sırtından indirmiş, gözden kaybolmuş. Şehzade, duvarların ortasındaki açık büyük kapıdan içeriye girmiş, kapıyı güç halde kapatmış. Biraz ötede kapalı bir kapı varmış. Bütün vücuduyla yüklenip kapıyı açmış, içeriye girmiş. Hemen koşup arslanın önündeki otu alarak ata götürmüş. Atın önündeki eti de arslana vermiş. Her ikisi de önlerine konan şeyleri iştahlı iştahlı yerlerken doğruca gül ağacına koşmuş. Altın kuş güneşin altın ışıkları altında pırıl pırıl yanan rengiyle sağa, sola dönüyor, gagasını gül yaprakları arasına sokuyormuş. Şehzade onu incitmemek için yavaş yavaş elini uzatmış, daldan almış kuşun güzelliği karşısında âdeta kendinden geçmiş, herşeyi unutmuş. Kuşu elinden götürürken üzmemek için kafese koymaya karar vermiş. Bakmış ki, tahta kafes pek kötü, halbuki altın kafes hem çok güzel işlemeli, hem de pırıl pırıl yanıyormuş... Gönlü ona kaymış. Gidip yerinden alarak altın kuşu içine koymuş. Altın kuş, kafese o kadar yakışmış, o kadar yakışmış ki, küçük şehzade onlara hayran hayran bakmaktan kendini alamamış. Kafesi eline alıp kapıya doğru yürümüş. Yürümüş ama, kapının önünde, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kocaman iki arap görünce, aklı başına gelmiş. Araplar bunu kolundan tuttukları gibi Kuşlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Padişah, altın kuşu çaldığından dolayı bunun zindana atılmasını emretmiş. Fakat Padişahın karısı :

Yazık bu delikanlıya, demiş. Eğer bize altın kızı getirirse altın kuşu ona veririz. Hem de zindandan kurtulmuş olur.

Padişah, karısının bu düşüncesini yerinde bulmuş, küçük şehzadeyi bırakmışlar.

Şehzade dışarı çıktığı zaman Sihirli Tavşanla karşılaşmış. İçerde gördüklerini, yaptıklarını, başına gelenleri tavşana anlatmış. Tavşan söz dinlemediği için buna kulakları ile bir güzel dayak atmış. Sonra :

Haydi bin sırtıma, gidelim! demiş.

Şehzadeyi sırtına alarak yola koyulmuş.

Az gitmişler... Uz gitmişler... Dere tepe düz, dağ, ova dümdüz gitmişler, dik kayaların ortasında çok yüksek bir sarayın önünde durmuşlar. Sihirli Tavşan : İşte burası Kızlar Padişahının sarayıdır, demiş. İçeri girerken bir zorluğa uğramayacaksın. Bahçenin ortasında büyük bir havuz var. Havuzun etrafı türlü türlü çiçeklerle süslüdür. Çiçeklerin arasında geniş yapraklı bir çınar ağacı göreceksiniz. Ağaca çıkıp saklanırsın. Çok geçmeden altın kız gelip havuza girerek banyo yapar. Havuzdan çıktığı zaman gitmesine meydan vermeden yakalarsın. Alıp dışarı çıkabilirsin. Eğer elbiselerini giyerse, Kızlar Padişahı seni yakalar, hapse attırır. Haydi yolun açık olsun!

Küçük şehzade, sözlerini tutacağına dair tavşana başını sallamış, sarayın bahçe kapısından içeriye girmiş. Bahçenin ortasında fıskiyelerinden sular akan mermer bir havuz varmış. Suyun şırıltısına türlü türlü kuş sesleri karışıyor, havuzun etrafındaki çiçeklerin kokuları, insana yeniden hayat veriyormuş.

Şehzade, doğruca çınar ağacının yanına gitmiş, üstüne çıkıp yapraklar arasına saklanmış. Dalın birine yaslanıp havuzda sularla güneşin oynaşmasını seyrederken, uzaklardan kulağına genç kız gülüşmeleri, kahkahalar gelmiş. Geriye dönmüş bakmış ki ince beyaz entariler içinde birçok genç kız, saçlarını rüzgârda uçura uçura havuza doğru koşuyorlar. Olduğu yerde biraz daha büzülmüş. Ağacın geniş yapraklarını kendisine siper edip saklanmış.

Kızlar koşa koşa gelip havuzun etrafına dizilmişler. Biraz sonra, tül elbiseler içinde, güneş kadar parlak sarı saçlı, ayın ondördü, günün onbeşi gibi güzel altın kız gelmiş, havuza girmiş. O, havuzda yıkanırken dışardaki kızlar da, şarkı söylüyor, ellerini çırpıyorlarmış.

Altın kızın yıkanması çabuk sona ermiş. Bir el işareti ile dışardaki kızları uzaklaştırmış. Kendisi havuzdan çıkmış. Elbiselerini giyerken, küçük şehzade ağaçtan atlayıp bileğine yapışmış, kızı dışarıya sürüklemeye başlamış. Bu beklenmedik durum karşısında şaşkına dönen altın kız, elbiselerini giymek için şehzadeden izin istiyor, şehzade olmaz dedikçe altın kız yalvarıyormuş. Böylece kapıya kadar geldiği halde, şahzade, altın kızın yalvarmalarına dayanamamış, elbiselerini giymesi için onu bırakmış. Kız havuz başına koşup elbiselerini giydikten sonra, ellerini çırpmış. Ellerini çırpmasıyla beraber, küçük şehzadenin yanında dev gibi iki adam görünmez mi? Şehzade, bunlar nereden geldiler diye araştırırken, adamlar onu kolundan yakaladıkları gibi bir hamlede saraya götürüp Kızlar Padişahının karşısına çıkarmışlar.

Kızlar Padişahı :

Söyle bakalım delikanlı, demiş, sen ne cesaretle benim sarayıma giriyorsun? Hele havuz başında saklanıp kızlarımı yıkanırken seyretmeye utanmadın mı? Altın kızın bu sarayın incisi olduğunu bilmiyor musun? Cezan ölümdür.

Sonra elini çırpmış, içeriye giren harem ağasına :

Şunu cellatlara götürün! diye emir vermiş.

Küçük şehzade, korkusundan tir tir titrerken, Kızlar Padişahını ihtiyar lalası söze karışmış :

Ünlü Padişahım, demiş izniniz olursa, bu delikanlı bize altın atı getirsin. Eğer getiremezse, o zaman başını kestirirsiniz. Ama getirecek olursa, altın kızı ona veririz, alır, gider...

Kızlar Padişahı, ihtiyar lalanın bu düşüncesini yerinde bulmuş, altın atı bulup getirmek şartıyla şehzadeyi salıvermiş.

Neye uğradığını bilemeyen şehzade, şaşkın bir halde kendisini sokağa dar atmış. Sihirli Tavşan, şehzadeyi bir kaya dibinde bekliyormuş. Şehzadenin anlattıklarını dinledikten sonra, sözünü tutmadığı için kulakları ile onu bir kere daha dövmüş. Sırtına dönerek :

Haydi atla! demiş. Nedir bu senden çektiğim? Sözümü tutmuş olsaydın altın kuşu çoktan ele geçirmiş, saraya dönmüştük...

Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sırtına binmiş. Derelerden tepelerden geçerek, dağlardan, taşlardan aşarak, bir ovaya varmışlar. Bu uçsuz bucaksız ovanın ortasında, etrafı alçak duvarlarla çevrili, gayet büyük bir bahçe varmış. Bahçenin tam ortasında küçük, fakat şirin bir köşk göze çarpıyormuş. Bahçenin her tarafı yemyeşil gür otlarla çevrili imiş.

Sihirli Tavşan, bahçenin önünde durarak :

İşte, demiş, Atlar Padişahının sarayına geldik. Altın at, Atlar Padişahının biricik oğludur. Çok uysal bir hayvandır. Bahçe kapısından içeriye girdiğin zaman etrafına bakmadan doğruca yürüyeceksin. Atlar Padişahının sarayının arka tarafında küçük bir köşk vardır. Altın at orada bulunur. Kapısı açıktır. İçeriye girip korkmadan yanına yaklaşacaksın. “Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, seni görmeye geldim, yüzünü öpmeye geldim” diyeceksin. Eğer sözlerinden hoşlanırsa, keyifli keyifli kişner. O zaman gümüş dizginlerini tut; o senin arkandan kendiliğinden gelir. Ama, kişnemez de sessiz sedasız durursa, anla ki senden hoşlanmadı. Arkana bakmadan uçar gibi koşarak kaç, yoksa Atlar Padişahı seni yakalatır, atların ayakları altında çiğnetir...

Küçük şehzade, bahçe kapısından içeriye girmiş ama yüreği de hop hop ediyormuş. Bahçe o kadar güzel, otlar o kadar canlı, o kadar yeşilmiş ki, küçük şehzadenin, etrafına doya doya bakınmak için içi gidiyormuş... Fakat, Sihirli Tavşanın sözleri de kulağında çınladığından sağa sola bakmadan yürümüş, yürümüş... Atlar Padişahının sarayının arka tarafına geçmiş, küçük köşkle karşılaşmış. Köşkün kapısı açıkmış. Ayaklarının ucuna basarak içeriye girmiş ki, gözlerine inanamamış: Altın at o güne kadar gördüğü atların, hatta hayvanların en güzeli imiş. Gözleri ışıl ışıl parlıyor, altın tellere benzeyen yelesi, ata bir gelin güzelliği veriyormuş. İnce yüksek bacakları yerinde duramıyor, bırakılsa kuş gibi uçacakmış hissini veriyormuş. Derisinin parlaklığı, düzgünlüğü hiçbir hayvanda yokmuş...

Küçük şehzade, altın atı böyle hayran hayran seyrederken, birden Sihirli Tavşanın sözleri hatırına gelmiş. Altın atın yanına iyice yaklaşıp:

Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, demiş, seni görmeye geldim. Yüzünü öpmeye geldim...

Küçük şehzade daha sözünü bitirmemiş ki, altın at keyifli keyifli kişnemeye başlamış. At kişneyince, şehzadenin de yüreğine su serpilmiş. Hemen atın gümüş dizginlerini tutmuş, öne düşmüş.

O gitmiş, at gelmiş, o gitmiş, at gelmiş, bahçe kapısından dışarıya çıkmışlar. Sihirli Tavşan orada bekliyormuş.

Tavşan, şehzadeye:

Bin atın sırtına! demiş.

Şehzade, altın ata sıçramış. Tavşan da bir zıplamada şehzadenin arkasına oturmuş, elleriyle şehzadenin omuzlarından tutmuş. Şehzade gümüş dizginlere yapışır yapışmaz, altın at bir ok gibi fırlamış. Hayvan görülmemiş bir hızla gidiyor, şehzadenin âdeta başı dönüyormuş. Dağlar, tepeler bir anda arkada kalıyor, rüzgâr bile altın ata yetişemiyormuş.

Gözü açıp kapayıncaya kadar, altın at, Kızlar Padişahının sarayına varmış. Küçük şehzade, atın üzerinden inip saraya girmiş, Kızlar Padişahının karşısına çıkarak altın atı getirdiğini bildirmiş. İzni olursa altın kızı alıp götüreceğini söylemiş.

Kızlar Padişahı, bu küçük delikanlının cesaretine, yılmazlığına hayran kalmış. Altın kızı verdiği gibi, altın atı da ona bırakmış.

Küçük şehzade, altın kızı alıp saraydan çıkmış. Kızı altın ata bindirmiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, hemen yola koyulmuşlar. Kuşlar gibi uçup, rüzgârlar gibi eserek Kuşlar Padişahının sarayına varmışlar.

Küçük şehzade, altın atla Sihirli Tavşanı kapıda bırakmış. Altın kızı yanına alarak içeriye girmiş. Doğruca Kuşlar Padişahının karşısına çıkmış. Yerlere kadar eğilip selam verdikten sonra:

Ünlü padişahım, demiş, emrinizi yerine getirdim. İşte istediğiniz altın kız...

Kuşlar Padişahı yerinden kalkıp şehzadenin yanına gelmiş. Onun sırtını okşadıktan sonra demiş ki:

Aferin delikanlı, cesur ve yılmaz bir genç olduğunu ispat ettin. Bu kadar güç şeyleri başardıktan sonra bir gün gelip altın kuşu da ele geçirebileceğini anlamıştım. Onun için altın kuşu ben sana kendi elimle veriyorum. Altın kız da senin olsun. Haydi güle güle gidiniz!

Küçük şehzade, Kuşlar Padişahını selamlamış. Altın kuşu almış, altın kız da yanında olduğu halde dışarıya çıkmış. Altın kızı altın atın üzerine bindirmiş. Altın kuşu eline vermiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, yola düşmüşler.

Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sihirli Tavşanın şehzadeleri karşıladığı su başına varmışlar. Tavşan orada durmuş:

Ünlü şehzadem, demiş, ben burada kalıyorum. Yalnız senden bir dileğim var. Okunu eline al ve beni öldür!

Tavşanın bu sözleri karşısında, şehzade hayrete düşmüş:

Nasıl olur Pamuk Tavşan, demiş, ben senden gördüğüm iyiliğimi şimdiye kadar hiç kimseden görmedim, seni öldürmeye ellerim nasıl varır ki?

Sihirli Tavşan:

İyiliğimi istiyorsan beni öldürmen lazım, demiş. Ama mademki bunu yapamayacaksın, hiç olmazsa söylediklerimi dinle: Sakın bir kuyu başında oturma, sonra pişman olursun!

Küçük şehzade, bunca zamandır beraber gezip dolaştığı Sihirli Tavşandan ayrılacağı için gözleri yaşarmış. Tavşan, kulaklarını dikip sallayarak bunları selamlamış. Hoplaya sıçraya gidip gözden kaybolmuş.

Küçük şehzade altın atın arkasına atlamış. Yola düzülmüşler. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmışlar. Küçük şehzade, ağabeylerini handa bulmuş. Bulmuş ama, onlar hana geldikleri günden beri kumar masasından kalkmadıkları için bütün altınlarını, hatta elbiselerini, atlarını, herşeylerini kaybetmişler. Birisi gelir de bizi kurtarır elbet diye perişan bir halde bekliyorlarmış. Küçük şehzade, altın atın semerini hancıya vererek ağabeylerinin borçlarını ödemiş, handan çıkmışlar. Hep beraber oradan uzaklaşmışlar.

Yolda giderlerken, küçük şehzade bütün başından geçenleri anlatmış. Ağabeyleri, bunun yaptıklarını kıskanmışlar. Kendi kendilerine: “Babamız onun başardığı işleri öğrenince bizi ayıplayacak. Biz saraya hangi yüzle gideceğiz. Bari şuna bir oyun edelim de kızı, kuşu, atı alıp saraya biz götürelim” demişler.

Karınlarının acıktığını bahane ederek bir su başında oturmak istediklerini söylemişler. Görünürlerde su başı yokmuş. Uzaklarda bir kuyu varmış. Oraya gidip yanına oturmuşlar. Biraz yiyecek yemişler. En büyükleri:

Susadım, demiş, şu kuyudan biraz su alsak. En küçüğümüzün kuyuya inip yukarıya su göndermesi lazım!

Küçük şehzadenin aklına bir fenalık gelmediği için, ağabeysinin sözüne itiraz etmemiş. Bellerinden kuşaklarını çıkartıp birbirine ekleyerek küçük şehzadeyi kuyuya sallandırmışlar. Eline de bir tas vermişler.

Şehzade kuyuya indikten sonra yukarıya tas tas su göndermiş. Yukarıdakilerin hepsi bol bol su içmişler. Fakat ağabeyleri onu tekrar yukarıya çekmemişler. Kuşağı olduğu gibi kuyunun içine bırakmışlar.

Kuşak elimizden kaçtı, demişler. Gidip ip getirelim de seni kuyudan çıkaralım!

Ağabeylerinin kendisine fenalık yapacağını hatırına getirmeyen küçük şehzade, onların bu sözlerine inanmış. O, kuyunun içinde bekleye dursun, biz gelelim ötekilere: Bunlar altın atı, altın kızı, altın kuşu alarak saraya gelmişler. Padişah, sultan, bütün saray halkı bunların dönüşüne sevinmişler. Fakat geldikleri günden beri, altın kız konuşmuyor, altın kuş ötmüyor, altın at da kişnemiyormuş. Padişah ne yaptı, ne ettiyse bunlara bir çare bulamamış. En küçük şehzadenin dönmemesine de üzülüp duruyorlarmış.

Biz bırakalım onları kendi hallerine. Gelelim küçük şehzadeye: Küçük şehzade, günlerce kuyunun içinde kalmış. Açlıktan nerede ise ölecekmiş. Arada bir su içerek kendine geliyor, sonra baygınlıklar geçiriyormuş. Sihirli Tavşan burada da onun imdadına yetişmiş. Gelip kuyunun başına, kuyruğunu aşağıya uzatmış. Küçük şehzade kuyruğa tutunarak yukarıya çıkmış. Tavşan, söz dinlemediği için küçük şehzadeye bu sefer de uzun kulaklarıyla bir temiz dayak atmış :

Haydi git artık yoluna, demiş bundan sonra söz dinlemeye çalış. Çünkü ben artık bir daha yardıma gelemeyeceğim...

Küçük şehzade, eline geçirdiği yabani meyvelerle karnını doyura doyura, perişan bir halde memlekete gelmiş. Sarayın içinde ne olup ne bittiğini anlamak için kendisini tanıtmamış. Aşçının yanına çırak olarak girmiş.

Küçük şehzadenin saraya ayak bastığını hisseder etmez, altın at kişnemeye, altın kuş ötmeye, altın kız da konuşmaya başlamaz mı? Uşaklar koşup durumu padişaha bildirmişler. Padişah :

Bugün sarayıma kim geldi? diye sormuş. Aşçının bir çırak aldığını söylemişler. O çırağı çabuk getirmelerini emretmiş.

Küçük şehzade babasının karşısına çıkar çıkmaz hemen ellerine sarılmış. Padişah da onu tanımış, sarmaş dolaş olmuşlar. Küçük şehzade başından geçenleri babasına anlatmış.

Padişah, küçük kardeşlerini kıskanıp ona fenalık yaptıkları için en büyük oğlu ile ortanca oğlunu saraydan çıkarmış, ağır görevlerle memleketin en uzak köşelerine yollamış. Bunlar ömürlerinin sonuna kadar orada kalacaklarmış.

Padişah, küçük oğlunu cesaretinden, yılmazlığından, başardığı işlerden ötürü kutlamış. Kır gün, kırk gece düğün yaparak altın kızla onu evlendirmiş.

Bir yıl sonra şehzadenin topuz gibi bir oğlu dünyaya gelmiş. Oğlan bir yaşını geçip sarayın bahçesinde oynamaya başlamış. Bir gün yine bahçede oynarken bir tavşan gelip bu küçük oğlanı kovalamış. Tavşan ertesi gün de gelip oğlanı kovalayınca, iki gündür tavşanı gören uşaklar şehzadeyi bundan haberdar etmişler. şehzade ertesi gün bahçenin bir köşesine saklanmış, eline oku alıp beklemeye başlamış.

Hayvan her zaman ki gibi gelip küçük oğlanın peşine düşünce, babası nişan alıp okunu atmış. Ok tavşana değer değmez, tavşan bir anda yok olmuş. Fakat onun yerinde bir genç kız ortaya çıkmamış mı? Küçük şehzade “bu da ne?” gibi şaşkın şaşkın bakarken, genç kız :

Beni tanımadın mı ağabey, demiş. Küçük kardeşini bu kadar çabuk mu unuttun? Genç kız, sözlerini tamamlamadan küçük şehzadeye doğru yürürken, şehzadenin de aklı başına gelmiş, küçük yaşta iken ortadan kaybolan kardeşini hatırlamış, o da ona doğru koşmuş. İki kardeş birbirlerine sarılmışlar. Sonra el ele verip saraya koşmuşlar.

Hiç ummadıkları bir zamanda, yıllarca önce kaybolan kızlarına tekrar kavuştukları için padişah da, sultan da son derece sevinmişler. Kız, başından geçenleri şöyle anlatmış:

Bahçede oynarken önüme bir tavşan çıktı. Gülerek beni çağırdı. O gitti, ben gittim, o gitti, ben gittim. Bir mağaraya girdi. Ben de arkasından girdim. Bana bir toprak tası işaret ederek içindeki şeyden içmemi istedi. Ben de içtim. İçer içmez sihirli bir tavşan oldum. Hem tavşanların dilinden anlayarak onlarla düşüp kalkıyor, hem de insanlarla konuşuyordum. Ağabeylerimin önüne çıkıp yol gösteren, küçük ağabeyimi felaketlerden kurtaran tavşan, bendim, anladınız mı şimdi?

O yıldan sonra, sarayın bahçesindeki elma ağacının değerli elmasını hiçbir kuş almamış.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...


NOT: büyük küçük herkesler okusun diye.. en sevdiğim masallardan biridir kendisi.. diğer güzel masallar için bknz: Naki Tezel.. Türk Masalları 1-2


25 Ekim 2010 Pazartesi

seviş yolcu__ cemal süreya


Seviş Yolcu
1.
Gurbet yavrum garba düşmektir gurbet
Çiçeklerden gelincik içinde Bünyamin sevgisi

2.
Yürüdün gittin eski kurganlar üstünden kent kent
Kulağında ama bir çömleğin kırılma sesi

3.
Barış demiştir ve güvercin tıkmışlardır boğazına
Bu yüzden edep kuralı gözetmez Anadolu ermişi

4.
Bu yüzden kimi zaman zordur ayırmak
Üstünü başını yırtmış ağıtlardan şiiri

5.
Bir dostluk hastalığı senin şiirin
Sümbül diye genzine bastırırsın akrebi

6.
Öyle durur bir kıyının serüveninde ceset
Odan öyle sevinçsiz yüzün öyle serin ki

7.
Yine de bir elinle kapıyı aralarken
Öbür elindeki titreme dünyanın anadili

8.
Merkezefendi'nin gizli barınağından
Bu açık hava kahvesine getirdiğin ne ki

9.
Bir kentin ortasındasın boyuna saatini kuruyorsun
O durursa hayatın da duracak sanki

10.
Evler eski bir uygarlığın dingin lağımları
Sokaklarsa çatışıyor temizliyor birbirini

11.
Anımsar mısın toros ekspresinden inmiştiniz
Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği

12.
Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git
Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti

13.
Seviş yolcu büyük sözler söyle ve hemen ayrıl
Uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri

.

Cemal Süreya


2 Ekim 2010 Cumartesi

sergüzeşt-i festival-i sahaf..


ben öyle çok aktivite takip eden, onlara düzenli katılan, program yapan ve gerçekleştiren biri değilim.. eğer bir aktiviteye katılıyorsam bu mutlaka doğaçlama bir takım gelişmeler sonucu olmuştur..
4. beyoğlu sahaf festivaline katılımım da tam böyle oldu.. almak istediğimiz bir kitap için gitmiştik sahaflara, festivalin başlamısından bir gün önce gittiğimizden haberimiz yoktu tabi.. bir çok dükkan kapalıydı, bazılarında hummalı bir çalışma vardı.. anlam veremedik, üzerinde teoriler geliştirdik.. kitap dolu kolilerin vefat eden insanlardan geldiği, yayınevlerinden aşırıldığı ya da birinin yüklü bir bağış yaptığı gibi fikirler üzerine tartışmalara girdik arkadaşımla.. sahaf gezisinin sonunda bir sahaf teyze bize sahaf festivalinin yarın başladığını aradığımız kitabı orada bulabileceğimizi söyledi.. gizemli kitap kolilerinin esrarı da böylelikle çözülmüş oldu.. umutsuzlukla çıktık oradan belki festivale gidebilirdik.. aradan zaman geçti ben tam da festivalin bittiğini bir güzel aktiviteyi daha kaçırdığımı, bunun zaten hep başıma geldiğini düşünürken tarihinin uzatıldığını öğrendim ve aynı arkadaşımı kolundan tuttuğum gibi taksime götürdüm..
düşündüğümüzden çok daha büyüktü festival alanı.. bir sahaftan öbürüne koşuyor keşke daha paralı bir zamanımıza denk gelseydi diye hayıflanarak, kitaplara bakmaktan şaşı olma tehlikeleri atlatarak, neden bizim pikabımız yok ki diye dizlerimizi döverek ( beatles plaklarından arkama bakmadan kaçtım zira), ellerimiz kir, pas, genzimiz toz dolarak ama hepsinden de çok büyük bir keyif alarak hiç bir sahafı atlamamaya çalışarak gezdik tüm sahafları.. plaklar, eski fotoğraflar, bittabi kitaplar, dergiler, (okumakta güçlük çeksemde) osmanlıca kitaplar, eski gazeteler, afişler, posterler arasında geçirilen 2-3 saat gibisi var mı a dostlar.. ve gayet mutlu elimizde pahada hafif, yükte ve bilgide ağır kitap ve dergilerle oradan ayrıldık.. fiyatların oldukça uygun olduğunu söylememe gerek yoktur herhalde:) zira daudet'in saphosunu 2 tl'ye görünce hoplayıp dans etmemek için kendimi zor tuttum.. toplumsal tarih, kitap-lık, sanat dünyamız dergilerinin eski sayıları, sapho, türk masalları kitapları benim sahaf festivali hasılatım.. bir sonraki seneye daha bol parayla daha karlı hasılatla katılmak ümidiyle..
son olarak sahaf festivali için yarın son gün, ısrarla katılınız:)